“Adım, Lata Gouveia… Hiç yaşlanmayacağım!”

On ...

Bu röportaj 26 Ocak 2014’te EgoistOkur‘da yayınlanmıştır.

Lata-Gouveia-egoistokur-sinem-dincer

Hayatımda yıllarca çalışmaktan hiçbir yere kıpırdayamadığım, bulduğum ilk fırsatta ise -yine iş için olsa da- koşar adım gittiğim Lüksemburg’ta karşıma çıkan bir adam o.

Toplantı sonrası çoğunluğun otel odalarına çekildiği sırada çoktandır özlediğim yalnızlığımı dinlemeye sokaklara dökülmüşken, önünden geçmiştim az sonra karşılaşacağımız mekanın. Mütevazi ülke nüfusunu göz önünde bulundurursak, gördüğüm kalabalık bana tüm genç nüfusun o mekanın kapısında toplaştığını düşündürmüştü bir an. Bir rock müzik mekanıydı, büyük olasılıkla zamanın popüler gruplarından birini dinleyecektik. Gencecik ve rengarenk onca insan arasına karışıp girdim sıraya resmiyetime aldırmadan. Kalabalığa uyum sağlayabildiğim tek husus koyu renk kıyafetlerimin altında ışıldayan açık mavi topuklularım olsa gerekti, böylelikle motivasyonum da ‘okey’di hem.

İlk gençlik duygularımla, taptaze dinleyicilerin arasında teyzeleri gibi dolaşıyor olsam da emindim ki daha ilk şarkıdan kopacaktık hep birlikte.

Hani çok kalabalıktı dedim ya, seyirci üzerindeki ışıklar karartılıp sahneye odaklanıldığında çıt çıkmadı o kalabalıktan. Beklediğim coşkunluğu işitmemek yalnızca bana garip geldi belki de.

Karanlıkta öylece bekliyorduk. Birkaç ışık huzmesinin aydınlattığı sahne hala boştu, kimsecikleri görmesek de işitiyorduk sahneye doğru yaklaşan adımları. Gözlerimi işte tam o an kapadım; tek kişiydi yürüyen, yaklaşan büyük bir yalnızlık gibiydi tüm o adımlar.

… ve sahne ortasında duran yüksekçe sandalyeye oturdu gitarını eline alarak. Yüzüne yayılan sakin gülümsemeyle ‘Merhaba. Ben, Lata Gouveia’ dedi ve çalmaya başladı. Yanılmıştım; yalnızlık değildi taşıdığı, deli dolu bir ‘hayat’tı.

Otele döndüğümde kendimi web sayfasında bulacağımı düşünmeniz kolay oldu değil mi?

Peki kimdi Lata Gouveia? Lisbon’da doğmuş ve orada büyümüş. Ama çocukluğu boyunca çok sayıda şehirden, hatta ülkeden geçmiş. İşininin peşinden koşan bir baba ve o babayı izleyen bir aileymiş çünkü onunkisi.

Ailesiyle birlikte önce Afrika’da, sonra da Lüksemburg’ta yaşamış üç yıl. On yedi yaşındayken de bu kez Londra’ya yerleşmeye karar vermiş.

Bu kadarı bana yetmeyeceği için hemen bir e-mail yazdım ona ve ertesi gün onunla kahve tadında bir sohbetin tam da ortasındaydım. Ben sordum, o anlattı.

“Londra’da üniversitedeyken (UCL) Ekonomi bölümündeydim. Nefret ettim. O yüzden siyasal bilimler okudum ve Avrupa Siyaseti üzerine yüksek lisans yaptım. Bu esnada 18 yaşındayken Londra, West End’te akustik solo performanslar sergilemeye başlamıştım. Woody Guthrie, Bob Dylan ve Neil Young’tan folk şarkılarının yanı sıra orijinal şarkılar da çalıyordum. Temel notaları biliyordum ve söyleyecek çok şeyim vardı. IMF ve Avrupa Adalet Divanı için çalışan babama karşı isyanlarım vardı. Gerçi kendisi hep sol görüşlü bir adamdı. İlişkimizde zor senelerimiz oldu. Kariyerimin ilk beş senesinde yaptığım şeyi onaylamadı.

Londra’da Blues, Reggae ve Pop/Rock yapan gruplarla birlikte söyledim. 2005′e kadar birçok projede değişik tarzda müzikler yaptım ama 2005′te gerçekten sevdiğim müziğe dönerek akustik solo performansa yöneldim.

Folk müzik (1993′ten 1998′e). Blues (1995′ten 2000′e), Pop/Rock Müzik (1999′ten 2003′e), Reggae Mu (2003′ten 2005′e). Sonra tekrar 2005′te folk müzik… 2007′de Oklahoma, Teksas’a taşındım. JJ Cale grubundan Tulsa müzisyenleriyle çaldım, başkalarıyla da tabii. 2011′de Lüksemburg’a geldim ve grubumu kurdum.

Bir dönüm noktasından bahsedecek olursak… 2007′de; evet, yeniden doğdum adeta. Woody Guthrie’nin ülkesine yolculuk ettim ve onun ailesiyle, o topraklardaki insanlarla tanıştım; Red Dirt Müzik ailesiyle yakın arkadaşlıklar kurdum. Hep daha fazlasını öğrendim ve Tom Skinner, Randy Crouch, Greg Jacobs, Monica Taylor, The Red Dirt Rangers, Dustin Pittsley, Rocky Frisco ve daha fazlasıyla çaldım. Burası benim müzikal köklerimi ve söz yazarı olarak kendimi bulduğum yer oldu. Rock, Blues ve reggae deneyimlerim vardı ama şimdi bir ruhum da vardı. Uyanmıştım.”


 

‘Haydi gel bebeğim, seninle bir gezelim’ tarzı bir şarkıcı değilim.

İnternette okuduğum bir röportajında “yeni bir yetenek olmadığını ama yaşlanmadığını” da söylüyordu. Hit bir şarkının performansçısı değil; kendini iyi ve kötü sürprizlerin olduğu bir yaşantının performansçısı olarak gördüğünü ifade etmişti. Dinleyenler trend bir şey arıyorlarsa, bu onda değildi. Ama zamanla umut mesajları veren bir yerde olacağını umuyordu.

“Genelde insanlar bir sanatçıyı tanımıyorsa onun yeni biri olduğunu düşünürler. Bu onların yanılgısıdır. Benim demek istediğim asla ‘haydi gel bebeğim, senle bir gezelim’ tarzı bir şarkıcı olmadığım. Ben hayat hakkında bir gazeteci gibi belki, değişik yerlerden bakan şarkılar söylemeye çalışıyorum. Bana gelmedikçe çok kişisel şarkılar yapmak istemiyorum. Bir konuya odaklanmak, onu tanımlamak, yargılamak ve insanların onu kendilerince hissetmelerini istiyorum. Ben de bunu hissediyorum. İnsanların şarkılarımı kendilerince deneyimlemesini istiyorum. Bana ne hissedeceğimi söyleyen şarkıları dinleyip bunlardan deneyim kazanmayı pek tarzım olarak görmüyorum. Bence pop müzik, formatı belli, Hollywood’vari, Desperate Housewives tarzı bir müzik… ve sanki o şekilde hissetmezsen seni yabancılaşıyorsun yanılgısına sokuyor. Güzel bir pop şarkısı psikolojik bir etki gibi. Seni yönlendirerek dar bir bakış açısına hapsedip kısa süren bir duygu yoğunluğuna sokuyor. Bu yüzden pop melodilerine müptela oluyor insanlar. Şeker tadındaki valium veya ekstazi gibi. Bunu Pink Floyd’un müziğiyle karşılaştırın bir… Onların müziği çok zengin bir anlatıya sahipti. Folk müzikle karşılaştırın ya da… Size neler hissedeceğinizi söylemeyen gerçek insanların müziği, aynı zengin anlatıya sahip ve eğitici de. Her iki özelliği de seviyorum. Sana gerçek bir hikaye anlatmak, rengi ve kokuyu vermek ama kafanda filmi birleştirmeni sağlamak…”

“Bu albüm arabada işe yaramalı; özellikle de uzun yollarda…”

Lata’nın 1996′da Reckless Records’tan Londra’da yayımlanan, demolarından oluşan solo bir koleksiyonu var; Latadog’dan 2003′te çıkan bir grup albümü ve Captiva Records tarafından Amerika’da basılan US-75 adında bir de solo albümü.. Şimdilerde ise kendisine ilk albümüymüş gibi gelen bir albüm çıkaracak. Kendi deyişiyle “şu an tamamen özgür ve bağımsız” olarak.

Yazının sonunda yer alan klibe de adını veren Radio Nights ise, son dört yıla yayılan şarkılarının bir koleksiyonu. Bir nevi grupla birlikte iyi tonlayan şarkılar düşünüldüğünde EN İYİLER gibi düşünülebilir. Ancak gerçek de bir albüm aynı zamanda.

“Her şey, tek bir stüdyoda uyumlu bir ses tasarımı ile kaydedildi. Yeni bir yerde yaşamaya başladığımda benim için orasıyla kaynaşmaktan kaçınmak çok önemlidir. Barlarda çalmayı severim; ama hiç bir zaman bir bar grubu olmamızı istemedim. Bu albüm, grubu bardan çıkarıp arabanın içine sokuyor. Beraberinde araba sürebileceğiniz bir albüm yapmak istedim. Dans edilen mekanlarda veya evlerde dinlenip dinlenmediği ile ilgilenmiyorum. Arabada işe yaramalı bu albüm. Özellikle uzun yollarda… Mesela Türkiye gerçekten büyük bir ülke. İnsanlar belki uzun yolculuklar yapıyorlardır. Eğer öyleyse, ‘Radio Nights’ albümünü denemeliler.”

“Yaşamı seviyorum ve yaşamı sevmeden yaşayamazsın…”

Lata’nın idol müzisyenlerini tahmin etmek hiç de zor değil aslında; JJ Cale, Bob Dylan, Neil Young, John Lee Hooker, Marc Knopfler ve Bruce Springsteen.

Favori şehirleri ise Tulsa, Oklahama: Oklahama Woody Guthrie’nin, Bob Wills’in, JJ Cale’in, Leon Russel’ın ve daha birçoklarının memleketi. Çünkü “Buradaki müzik çevresi hiçbir yerdekine benzemez. Çok güçlü ve kardeşçe bir sevgi vardır; ama stil ve ifade biçimi açısından da oldukça açık fikirli bir yerdir. Bu bir şekilde insan olarak gelişmenizi sağlayacak bir biçimde akla yatkın.”

Peki onca ülkeden sonra Lüksemburg’ta yaşamaya nasıl karar vermişti? Bu küçük ülkenin onun için anlamı neydi?

“Lüksemburg ev gibi. Sevdiğim bir yer çünkü yaşamı seviyorum ve yaşamı sevmeden yaşayamazsın. Coğrafyası bizi Paris, Brüksel, Londra, Berlin, Barcelona, Kopenhag, Prag gibi yerlere yakın tutuyor. 20 dakika içinde arabayla Almanya, Fransa veya Belçika’ya gidebiliyorum. Lüksemburg’da çok kültür var ve hepsi bir arada işliyor. Avrupai duruşun, kültürün ve hayat görüşünün güzel bir örneği ve bu benim için çok ilham verici. Bazen çok sinir bozucu olabiliyor. Teksas ve Oklahoma’nın da bazen olduğu gibi.”

Comments are closed.