Selim Evci ile “İki Çizgi”

On ...

Bu röportaj, Selim Evci ile 2007 Eylül’ünde ilk uzun metraj filmi  “İki Çizgi”nin çekimlerinin hemen bitiminde, film vizyona girmeden yapıldı.

“İki Çizgi’nin sonunda hiç kimse ölmüyor, ölüm her koşulda en kolayı değil mi zaten?”

Söyleşi: © Sinem Dinçer

“Hiç sevmedim Ortaköy’ü!” dedi İstanbul’u gezdirdiğim arkadaşım. Nedenini sorduğumda “Tatil yerlerine özgü bir havası var, sevmedim işte, bilmiyorum.” diye cevapladı. Bir süre konuşmadan yürümeye devam ettik.

Birkaç arkadaşımın da ilginç bağlantıları var bu mekanla ilgili. Neredeyse hepsinin Ortaköy’de sonlanmış ilişkileri olmuş. Arkadaşıma bunları söylediğimde tepkisi aynen şu oldu: “Tabii ayrılırlar, hatırlasana okuduğun romanları, izlediğin filmleri…  Çiftler tatile çıkarlar ve bu süreçte aralarındaki tüm karşıtlıklar, çatışmalar kendini gösterir. Burası da tatil mekanı gibi işte, bunu hissettim galiba ben de burada.”

Arkadaşımla aramızda bu konuşma geçtiğinde Selim Evci’nin ofisinden henüz ayrılmıştım, bu röportaj için sözleşmiştik. Filmi henüz kurgu aşamasında olduğundan ve onu bütünüyle izleme şansım olmadığından Selim Evci “Metropolde başlayan ve dramatik bir yol hikayesine dönüşen filmde, kadın ve erkeğin kendi çizgilerinde taşıdıkları farklı kimlikler üzerinde duruluyor.” diye özetlemişti filminin konusunu. İşte tam da böyle bir öyküydü onunki de.

S.D: “Yolculuk” teması birçok alanda bir klişedir aslında. Öykünü oluştururken bu klişenin filmine dair oluşacak ilgiyi yok etmesinden korkmadın mı hiç? Yoksa bize tüm bildiklerimiz dışında söyleyeceğin şeyler mi var?

S.E: Filmin omurgasında var bu, hayatı geride bırakmak, anılar yaratmak… Bunun için bir yolculuğun bu anlatıyı belirginleştireceğini düşündüm. Klişe olduğunu düşünmüyorum, yolculuklar her zaman beni heyecanlandırır. En sevdiğim romanlar filmler hep bir yerden  bir yere giden kahramanlar üzerinedir.  Gerçek hayatta da daraldığım zamanlarda, hemen bir yola çıkma isteği beliriverir. Gerçekleştirdiğim zamanlarda da anlamsız bir huzur. Gidilen yer de önemli değildir, önemli olan yolculuğun kendisi.

S.D: Şunu da hemen belirtmeliyim ki filmin adı çok doğru konulmuş :“İki Çizgi”.. Tüm öyküyü tek başına çok doğru ve amacına uygun bir biçimde özetliyor bile diyebiliriz sanki. Peki çıktıkları yolculukta kendilerini yeniden tanımlayan, belki ‘henüz fark eden’ karakterlerde seni en çok çeken ne?

S.E: ‘İki’ çok önemli benim için, birçok şeyi akla getirebiliyor, en basiti doğmak ve ölmek, kadın ve erkek, siyah ve beyaz… Yaşama dair birçok ifadenin altında iki farklı kutup var. Bir insanın birden fazla karakteri taşımasını da çağrıştırıyor, iki farklı çizgi, bu anlamda iki çizgi ismi hep aklımdaydı ve hiç değiştirmeyi düşünmedim. Bir başka bilgi; ‘İki Çizgi’ aslında iki filmden oluşuyor. İkilemenin ilk filmi tamamlandı diyebiliriz. Bu filmin ardından ikinci film, bir başka deyişle filmin diğer yarısını da ilk fırsatta çekmeyi düşünüyorum. O film de yine yolculuk temasını barındırıyor.

S.D: Anladığım kadarıyla bu daha çok şehirli bir kadının hikayesi. Selin (Gülçin Şantırlıoğlu) nasıl bir karakter temelinde? Genelde kadın-erkek ilişkilerine bakışı ne ve kendi ilişkisindeki durumu ne?

S.E: Şehirli insanın diyebiliriz, kadın ve erkek. Aslında bu konularda söz söylemek istemiyorum çünkü yorum yapmak, taraf tutmak gibi oluyor. Oysa benim yapmak istediğim doğru ya da yanlış diye işaret etmeden veya çözüm önermeden, gözlemler sonucu, bu coğrafyanın insanının yaşadıklarına ya da ileride olacağını düşündüğüm yaşam şekillerine ayna tutmak, bunları sadece sinematografik çözümlemelerle ifade edebilmek. Dolayısıyla bu sorunun cevabının filmin içerisinde kalmasını tercih ederim.

S.D: Mert (Kaan Keskin) ise entelektüel bir takım uğraşlar edinmiş ama özünde bunları sindirememiş biri mi peki? Neden Selin gibi dominant bir karakterle birlikte?

S.E: Madem kaçış yok kısaca karakterlerden bahsedeyim (gülerek).. Selin 30 yaşında eğitimli, bakımlı, kentli, güzel bir kadın. Her konuda güçlü görünmeyi sever, ekonomik anlamda kendi ayaklarının üzerindedir. Metropol yaşamı içinde, farklı rollere bürünmek zorundaki çalışan kadının temsili. Süregelen geleneksel tavrın örneklendiği, iyi bir yuva kurma, iyi bir anne olma arzusu yerine, metropolde başarılı birey olarak yer alma ve kendi ayakları üzerinde durabilme idealini ön planda tuttuğu görülmekte. Ancak kadın genleri taşıması, zeki ve sorgulayabilen birey olması, zaman zaman kendisi ile çatışmasına yol açıyor.

Mert ise 24 yaşında, sorumluluktan uzak yaşamayı seven, fotoğrafla ve kısa filmle ilgili ve üniversiteyi bitireli henüz bir yıl olmuş. Yani sorumluluktan kaçmak ve haytalığa devam etmek için kendine tanıdığı süre devam ediyor. Onun çatışması ise, tutunabilmenin giderek zorlaştığı metropolde ekonomik anlamda kendinden güçlü bir kadının himayesinde olup, ona karşı çıkmadan istediğini vermeyi kabullenmesi ve bu süreci kendi içinde sorgulamaya başlaması.

S.D: Yolculuk sırasında sürekli karakterlerle göreceğimiz arabalarını metaforik bir anlatıma aracı olarak mı kullandın?

S.E: Araba lüks bir araba, bunun için filmde Volkswagen Eos kullanıldı. Ekonomik durumu ifade edebilmek için böyle bir arabayı tercih ettik. Konforlu, güvenli ve şık olması önemliydi. İnsanın bir arabadan isteyebileceği her şeye sahip olmalıydı.  Filmdeki karakterlerin mücadelesi para ile ilgili değil, böyle bir sıkıntıları yok. Fakat  kendilerine yeni sorunlar üretmekte çok zorlanmıyorlar. Çünkü sorun hayatın bir parçası; üzgünlük, kızgınlık… Bunlar mutlaka bir şeylerin içinde bulunuyor.

S.D: Filmin sonunun açık bittiğini söylüyorsun. Ama bana görünürde hiçbir şey söylemiyormuş gibi davranıp alttan alta büyük sözler söyleyen bir filmmiş gibi geliyor hep. Henüz izleyememiş olmamın da etkisi var tabii bu yorumumda. Yani bence sonu kararsız bir film değil bu.

S.E: Sonunda karakterlere ne olacağını seyircinin tahminine bırakmak istiyorum, benim bir tahminim var mesela, filmin vizyonundan sonra söyleyebilirim. Ama sadece olasılıklardan biri. Böyle olmasını, yani herkesin farklı şeyler tahmin etmesini hatta tartışma konusu olmasını çok isterim. Örneğin İFSAK atölyesinde her dönem öğrencilerime Kieslowski’nin eşitlik teması üzerine yaptığı  “Beyaz” filmini izletiyorum. Film sonrasında her seferinde şöyle bir tartışma başlıyor: Kadın bu kadarını hak etti mi? Adamın intikam duygusuna hak verilebilir  mi? Bu çok hoş, yani finalin sonrasına bir şeyler bırakmak.  Bu tür tartışmalar bir filmin sonunda yapılıyorsa, o film söylemek istediğini söylemiş hatta ötesine geçmiştir benim için. ‘İki Çizgi’ sonunda hiç kimse ölmüyor, ölüm her koşulda en kolayı değil mi zaten?

S.D: Senaryoyu yazarken oyuncular belli miydi kafanda? Neye göre seçtin oyuncularını?

S.E: Oyuncular konusunda aylar öncesinden çalışmaya başladım, çok sayıda oyuncu ile görüştüm. Yazdığım karakterle, gerçek hayatında benzerlikler olmasını istediğimi fark ettim aradığım oyuncudan. Bu ilginç bir tecrübe oldu benim için. En sonunda Gülçin Santırcıoğlu ve Kaan Keskinle anlaştık. Gülçin çok daha önceden projenin içerisindeydi ve her geçen gün filmi daha fazla sahiplendi ve bunu bana hissettirdi. Kaan da aynı şekilde, her ikisinin de proje için en doğru isimler olduğunu düşünüyorum. Bu arada ikisi de çok iyi oyuncu.

S.D: Oyuncular oldukça rahat çalıştıkları uyumlu bir setten söz ediyorlar. Peki yönetmen olarak nasıl bir setti seninki? Senin oyuncularla aranda nasıl bir uyum oluştu?

S.E: Sanırım her şeyi bilen, sert yönetmen modeline pek uygun değilim. Benim yönetmenlik anlayışımda demokratik bir tavır olduğunu söyleyenler oldu sette.  Birçok konuda onların fikrini almam hoşlarına gidiyor galiba. Bu, bana ve düşüncelerime de zenginlik getiriyor tabii… En çok bunu söylediler, bu da hoşuma gitti… Öte yandan annem benim için hep şöyle der: “Herkesi dinler ama hep kendi bildiğini yapar.” Başkalarının fikirlerini kendi fikirlerimi zenginleştirmek için değerlendirmeyi ve bunun dengesini kurabilmeyi önemsiyorum.

S.D: Çekimler sırasında oyuncularını ne kadar özgür bırakırsın? Onların önerileriyle değişikliğe gittiğin sahneler oldu mu?

S.E: Çekilen sahneye göre değişti bu, bazı sahnelerde onlardan birebir senaryoya uymalarını istedim. Bazı sahnelerde ise, sınırları çizip tamamen özgür olmalarını tercih ettim. Böylelikle onlardan en iyi performansı alacağımı düşündüm ve çok başarılı performanslar oldu. Önerilerle de küçük değişiklikler yaptığımız sahneler oldu.

S.D: Bu ilk uzun metraj çalışman. Ama çok ciddi ve bol ödüllü bir kısa film geçmişin var. Şu ana kadar gerek kısa filmlerinde gerekse bu filmde hep kendi yazdığın senaryoları çektin. Başkasına ait bir senaryoyu çekme gibi bir deneyimin oldu mu? Olduysa bunun senin için nasıl bir farklılık oluşturduğunu anlatır mısın?

S.E: Şu ana kadar yaptığım filmlerde senaryoları hep kendim yazdım.  Fikri, somut resme dönüştürmek çok keyifli, kendi fikrin olduğunda bu durum daha farklı bir boyut kazanıyor. Hatta bunun, sonsuz olmak duygusu ile paralelliği olduğunu bile söyleyebilirim. Bu hazzı yaşamak da benim için önemli. Film yapmak çok içsel bir şey, bir mahremiyet tarafı var, yani tamamen sana ait olan bir şeyi hiç tanımadığın insanlara sunuyorsun. Çocukluk fotoğraf albümünü göstermek gibi bir şey.  En azından şu ana kadar hep böyle düşündüm, belki ilerde değişir.

S.D: Peki senaryosunu yazdığın bir filmi başka bir yönetmene çektirme fikrine nasıl bakıyorsun? Yapar mısın ileride böyle bir şeyi?

S.E: Başkasının senaryosu yerine kendi senaryomu çekmeyi her zaman tercih ederim. Bu soru, çocuğuna bakamadığın için onu çocuk esirgeme kurumuna bırakmak duygusunu ya da onun gibi bir şeyi çağrıştırdı bana.  Neden kendin bakamıyorsun ya da filmi kendin çekmiyorsun? Birçok sebep olabilir tabii. Böyle bir durumda emin olamam o çocuğun nasıl büyüyeceğinden, yani filmin nasıl somut resme dönüşeceğinden ve gördüğümde hayal kırıklığına uğrayabilirim diye korkarım. Mümkünse hep kendim büyütürüm.

S.D: Çekimler sırasında ne gibi zorluklarla karşılaştın? Filme başlamadan önceki duyguların değişti mi?

S.E: Başladıktan sonra bitene kadar zorluk adına hiçbir şey hatırlamıyorum, arada zorluklar olduysa da ‘ya çözülecek ya da çözülecek’ yaklaşımı ile ortadan kalkıyor. Çekimleri tamamladıktan sonraki ilk gün hissettiğim, bir sonraki filme acaba ne zaman başlayabilirim oldu ve bu beni çok heyecanlandırdı. Sevdiğim bir şeyleri yapıyor olduğumu bir kez daha hissettim.

S.D: Şu ana kadar izlediğim görsellere dayanarak bu filmin izleyiciye çok iyi resimler verdiğini söyleyebilirim. Filmi dijital çektin. Nasıl karar verdin buna?

S.E: Benim okulda eğitimim dijital video üzerineydi, yani başka bir deyişle biz dijital ile çalışmaya alışkın bir jenerasyonuz. Okulda hep film formatında çalışamamanın eksikliğinden bahsederdik. Fakat sonra dijital görüntü teknolojilerinin gelişimi bu yönüyle bize avantaj sağladı. Ben şuna inanıyorum, en iyi bildiğin teknolojiyle ve en iyi bildiğin kamerayla çalışacaksın. Bir kameranın nasıl performans verdiğinden çok senin o kameradan yüzde kaç performans alabildiğin önemli diye düşünüyorum. Böylelikle en çok bildiğimi düşündüğüm ve en çok çalışma imkanı bulduğum HDV formatında filmi tamamladım. Tabi çok fazla deneme çekimi yaptım, defalarca 35mm aktarımları yapıp, resmi sinema perdesinde karşılaştırdım. Sonuçtan memnunum.

S.D: Günümüzde yaygınlaşan dijital teknolojinin düşük bütçeli filmlerin yapımını kolaylaştırdığını biliyoruz. Peki bu filmi bu yüzden ucuza mal ettin diyebilir miyiz? Çünkü yönetmenlik dışında bu filmin yapımcılığını da üstlendin.

S.E: Film yapmak öncelikle bir özgürlük alanı gerektirir. Yapımcı baskısı olmadan, sponsor dayatmaları olmadan. Tabi buna imkan sağlayan teknoloji dijital video. Sinema bu yönde değişiyor, böylelikle daha fazla fikrin perdeye yansımasına olanak sağlanıyor. İyi bir film her koşulda yolunu bulur ve seyircisine ulaşır diye düşünüyorum.

S.D: Bir röportajında ‘sinema özgür olmalı’ demişsin. Sen ne kadar özgürdün?

S.E: Ben ne kadar özgürdüm? Aslında bu ülkede özgürlük, üzerine çok düşünülmesi gereken bir mesele, çünkü toplumsal dayatmalar insanın zaman zaman kendine otosansür uygulatıyor. Benim film sırasında böyle hissettiğim anlar oldu.  Başka bir ülkede çekilmiş filmlerle bizim filmleri bu anlamda karşılaştırdığımda, buradaki baskının ne kadar yoğun olduğu gerçeği ortaya daha belirgin olarak çıkıyor. Evet, tamamen özgür olamamak kolay bir şey değil, bunun mücadelesini vermek gerekiyor.

S.D: Tür olarak filmini koymak istediğin bir yer var mı?

S.E: Dram

S.D: Müzik kullanımı filmin atmosferini oluşturan en önemli unsurlardan birisidir. Filmin müziklerini Frapan yaptı.  Nelere dikkat ettiniz müzikle ilgili çalışırken? Ayrıca bu grubun üyelerinden birinin kardeşin olduğunu biliyorum. İlk filmde aileden biriyle çalışmak nasıl bir deneyimdi

S.E: Uzun yıllar bas gitar çaldım ve müzik benim hayatımda önemli bir yerde, filmin müziklerinin çok iyi olmasını istiyorum. Frapan kardeşimin (Samet Evci) kurucusu olduğu bir grup, alanında çok başarılı 4 müzisyenden oluşuyor. Onlar da müzikal anlamda kendilerini ifade etme heyecanındalar ve bu durumun filmin müziklerine yansıyacağını düşünüyorum. Filmin kendi şarkısı filmin içerisinde canlı bir performansla yer alıyor.

S.D: Özellikle teknolojik unsurların gelişmesiyle kurgu konusu izleyicilerin dahi özel ilgi alanına girmeye başladı. Senin filminde kurgunun nasıl bir rolü olacak?

S.E: Filmi kurgulamak o keyifli üretim aşamasının en lezzetli bölümü, tüm malzemelerden bir bütüne ulaşmak aşama aşama.  Kaba kurguyu kendim yapıyorum, ardından mutlaka bir başka profesyonel gözle birlikte nihai sonucu veriyoruz. Bu filmde de öyle olacak. Filmde öyle özel kurgu teknikleri kullanılmayacak, var olan kurgu ilkelerine bağlı bir biçimde filmimizi kurgulayacağız.

S.D: Filmin belirlenen vizyon tarihi Ekim 2008. Öncesinde yurtdışı festivallerinde gösterimi seçmişsin. Bu yıl Cannes’da da Türkiye standında yer aldı film zaten. Bu filmden ticari bir getiri bekliyor musun?

S.E: Elimizde bir el feneri ve karanlık tünelde önümüzü aydınlatarak ilerliyoruz.  El feneri olduğu için belli bir mesafeden sonrası çok net görünmüyor ama emin olduğumuz bir şey var:  Yürüyoruz! Filmin vizyon tarihini Ekim 2008 düşünüyoruz evet, tabii bir aksilik olmazsa. Vizyon öncesi dünyada belli festivallere katılmayı hedefliyoruz ama tüm bunlar kesin şeyler değil tabii, çok istediğimiz şeyler. Ticari getiri bizi bir sonraki filme daha erken götürmekten başka bir şeye yaramaz.

S.D: Lisans ve lisansüstü eğitimini sinema-tv alanında tamamladın. Sence üniversitelerdeki eğitim ne kadar Türkiye’de bir film endüstrisi oluşturmaya yetecek nitelikte?

S.E: Film endüstrisini oluşturmak üniversitelerin ya da eğitim kurumlarının tek başına yapabilecekleri bir şey değil. Onlar ancak var olan endüstriye kalifiye insan yetiştirebilirler. Bu oluşum için süreç ve devlet desteği gerekiyor.

S.D: Amatör oyunculuğa nasıl bakıyorsun?

S.E: Ne istediğinize, nasıl bir film çekeceğinize göre değişir. Bazı sahneleri amatör oyuncular istediğiniz gibi oynayamayabilir. Bazı durumlarda da profesyonel oyuncular amatörler kadar doğal olamayabilirler. Ben ‘İki Çizgi’de bunu harmanlamaya çalıştım. Zaman zaman amatör oyuncuların performansları filmde öne çıktı, ama ana karakterler eğitimli oyunculardan  oluştu.

S.D: Peki son olarak yönetmen olmak isteyenlere önerilerin var mı?

S.E: Hemen bir hikaye yazıp çekmeleri. En kötü önce kendileri izlerler, beğenmezlerse hiç kimseye göstermezler. Ama mutlaka birileri beğenecektir, bence onları arayıp bulsunlar.

S.D: Eklemek istediklerin?..

S.E: O kadar çok soru sordun ki bir şey eklemeye halim kalmadı. (gülerek)

S.D: O halde çok teşekkür ederim zaman ayırdığın için.

 

Not: Fotoğraflar www.evcifilm.com adresinden alınmıştır.

 

Comments are closed.